HİRA.forumotion.com
Sitemizden daha iyi yararlanmak için lütfen üye olunuz veya giriş yapınız!
HİRA.forumotion.com

İslam ümmetinin direniş adresi.
 
AnasayfaAnasayfa  TakvimTakvim  SSSSSS  AramaArama  Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  
Arama
 
 

Sonuç :
 
Rechercher çıkıntı araştırma
En son konular
» iftira: Ömer Bin Hattabın katili Ebu lulue'nin mezarı türbe haline getirildi
Paz Ağus. 22, 2010 8:46 am tarafından Elmeddin

» imam musa kazımın şehadeti
Çarş. Tem. 07, 2010 3:58 pm tarafından kevseri_resul_76_

» hayırlı cumalar
Cuma Haz. 18, 2010 2:34 pm tarafından kevseri_resul_76_

» şiaya göre nübüvvet
Cuma Haz. 11, 2010 8:54 am tarafından Admin

» SİTEMİZE YENİ LOGO ÖNERİM!
Perş. Haz. 10, 2010 6:10 pm tarafından kevseri_resul_76_

» DİNƏ MEYLİN SƏBƏB VƏ MOTİVLƏRİ
Perş. Haz. 10, 2010 10:37 am tarafından Admin

» Din haqqında ümumi anlayış.
Perş. Haz. 10, 2010 10:33 am tarafından Admin

» Selamünaleyküm
Perş. Haz. 10, 2010 10:27 am tarafından Admin

» BAZI KİTAPLAR...
Çarş. Haz. 09, 2010 8:38 pm tarafından kevseri_resul_76_

» ALİMLERİMİZ
Çarş. Haz. 09, 2010 8:23 pm tarafından kevseri_resul_76_

En iyi yollayıcılar
Admin (131)
 
kevseri_resul_76_ (110)
 
Hasan_AGA (54)
 
gulistan_2 (52)
 
Elmeddin (37)
 
fizilalilfatıma (29)
 
abdullah (19)
 
meshedi313 (16)
 
Şehadet (11)
 
Ahir-zaman (10)
 

Paylaş | 
 

 Ümmül-mu`minin Aişe`nin hal ve tavırlarında görünmeyen taraflar!

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Admin
Admin
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 131
Puanlarınız : 220
Teşekkür eildi : 1
Kayıt tarihi : 26/01/10

MesajKonu: Ümmül-mu`minin Aişe`nin hal ve tavırlarında görünmeyen taraflar!   C.tesi Ocak 30, 2010 2:24 pm

Resulullah (s.a.a)’in eşlerinden Ümm’ül- Müminin Hz. Hatice (a.s) hariç hepsi biz Şiiler için aynıdır; Ümmü Seleme, Sevde, Aişe, Hafsa, Meymune ve diğerleri hep Ümm’ül- Müminin’dir, sadece Aişe’nin hal ve tavırları onu diğerlerinden ayırmış ve kendi tarihini lekelemiştir. Bunu ben söylemiyorum, bizzat kendi büyük alimleriniz onun hayatının lekeli olduğunu rivayet etmiştir. Herkesin iyi veya kötü davranışları perde altında kalmaz, sonunda mutlaka ortaya çıkar. Ama siz var olan sevginiz sebebiyle olayı görmezlikten geliyor, rivayetleri hiçe sayıyor ve savunmaya kalkıyorsunuz.
Ama bilindiği gibi zavallı Şiiler bunları yazacak veya söyleyecek olursa, binlerce iftira atıyor, itirazda bulunuyorsunuz.
Eğer bir itirazınız varsa önce kendi alimlerinize itiraz ediniz, ki neden kendi kitaplarında rivayet etmişlerdir!
Hz. Ali, İmam Hasan ve Ehl-i Beyt’e (a.s) muhalefeti şöyle dursun, hayatındaki bu lekeler bizzat Hz. Peygamber (s.a.a) zamanından kaynaklanmaktadır. Zati ahlaki ve fıtratı gereği Peygamber (s.a.a)’e eziyet ediyordu. Sürekli Peygamber (s.a.a)’in emrine itaatsizlik ediyordu, bu hal üzere başkalarına da öyle davrandı.

Aişe’nin Peygamber (s.a.a)’e eziyet etmesi, sadece Şii kitaplarda yer almamıştır. Bizzat büyük alim ve tarihçileriniz de yazdığı üzere birçok defasında Resulullah (s.a.a)’ı üzmüş, O Hazreti incitmiştir.
Nitekim imam Gazali, İhya-u Ulum’ud- Din, “Adab’un- Nikah” kitabı, c. 2, s. 135’de, Aişe’yi kınayan birçok hadis rivayet etmiştir. Bunlardan biri de Aişe’nin Resulullah’a karşı çıkması ve Ebu Bekir’in hakemlik yaptığı olaydır. Mevla Ali Muttaki, Kenz’ul-Ummal c. 7, s. 116’da, Ebu Ya’la, Müsned’inde ve Ebu’ş- Şeyh Emsal kitabında şöyle yazmışlardır:
“Ebu Bekir kızı Aişe’yi görmeye gitti; çünkü Hz. Peygamber (s.a.a) ve Aişe arasında bir rahatsızlık çıkmıştı. Peygamber (s.a.a), Ebu Bekir’i hüküm vermeye çağırdı. Aişe konuşurken Peygamber’e ihanet ediyor ve sürekli O’na; “Söz ve davranışlarında adil ol!” diyordu. Bu sözlerine dayanamayan Ebu Bekir kızının yüzüne öyle bir tokat vurdu ki elbisesi kana bulandı.”
İmam Gazali aynı “Nikah” babında ve diğerleri de kendi kitaplarında şöyle nakletmişlerdir: “Ebu Bekir, kızının evine girince Resulullah’ın üzgün olduğunu gördü. Onlara; “Aranızda geçenleri bana anlatın, ben hüküm vereyim.” dedi. Peygamber (s.a.a) de Aişe’ye; “Sen mi konuşuyorsun, ben mi konuşayım?” diye sordu. Aişe; “Sen konuş; ama hakkı söyle!!” dedi.
Başka bir cümlede de Peygamber (s.a.a)’e şöyle dedi: “Sen Allah’ın Peygamber’i olduğunu mu sanıyorsun?!”
Acaba bu cümleler Peygamber (s.a.a)’in makamını yermek ve O Hazrete ihanet değil midir? Aişe Peygamber (s.a.a)’i hak Peygamber olarak kabul etmemiş miydi ki böylesine sözler konuşuyordu?
Bu ve benzeri birçok rivayetler sizin kitaplarınızda vardır ve hepsi de Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’i ne kadar üzdüğünü ifade etmektedir. Neden Sünni ve Şii tarihçiler ve hatta oryantalistler bile İslâm tarihinde Resulullah (s.a.a)’in diğer eşlerinden bahsetmemiş ve onları eleştirmemişlerdir. Hatta Ömer’in kızı Hafsa hakkında bile böyle bir eleştiri yoktur. Aişe’nin bizzat kendi yaptıkları onu kötü tanıtmıştır ve biz de Aişe hakkında sadece büyük alimlerinizin dediklerini diyoruz.
Acaba siz imam Gazali’nin kitaplarını, Taberi, Mesudi, İbn-i A’sam Kufi ve vb. kimselerin tarih kitaplarını okumadınız mı ki bizzat kendi alimleriniz, Aişe’nin Allah-u Teala ve Resulünün emirlerine itaatsizlik ettiğini söylemişlerdir! Allah-u Teala ve Resulüne itaatsizlik saadet ve mutluluğa sebep olabilir mi?
Şimdi de siz benim; neden Aişe’nin hayatının lekeli olduğunu söylediniz?” diye beni tenkit ediyorsunuz.
Hangi tarihi leke, Allah-u Teala’nın ve Resulünün emrine itaatsizlik, Peygamber (s.a.a)’in halifesine isyan etmek ve onunla savaşmaktan daha büyüktür?
Halbuki bilindiği gibi Allah-u Tela Peygamber (s.a.a)’in bütün eşlerine hitaben şöyle buyurmaktadır:
“Evlerinizde oturun, eski cahiliye adetinde olduğu gibi açılıp saçılmayın.” [Ahzap/33]
Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in bütün eşleri bu emre itaat etmişler ve zaruri bir iş dışında evden dışarı çıkmamışlardır.
Nitekim Sihah-i Sitte’de, hatta diğer hadis ve tarih kitaplarınızda da yazdığı üzere Peygamber (s.a.a)’in eşi Sevde’ye; “Neden hac ve umre yapmıyorsun, bu büyük sevaptan geri kaldın?” diye sorduklarında Sevde cevap olarak şöyle demiştir:
“Hac bana bir defa farzdı, onu da yerine getirdim; bundan sonra benim haccım ve umrem Allah-u Teala’nın şu emrine itaat etmemdir. “Evlerinizde oturun...” O halde evden dışarı çıkmak bile istemiyorum, hatta Resulullah (s.a.a)’in beni oturttuğu o hücreden bile mümkün mertebe dışarı adım atmak istemiyorum. Ölünceye kadar da böyle kalacağım.”
Sevde sözünde durdu, evinden dışarı çıkmadı ve ancak ölünce cenazesini oradan çıkardılar. Sevde, Aişe veya Ümmü Seleme Peygamber’in eşleri ve müminlerin anneleridir; sadece amelleri farklıdır.
Ümmetin Aişe veya Hafsa’ya saygıları Ebu Bekir veya Ömer’in kızları oldukları için değildir; (ama siz bu açıdan saygı gösteriyorsunuz.) Resulullah (s.a.a)’in eşi oldukları içindir. Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in eşleri de takva sahibi oldukları takdirde övülecek bir makama sahiptirler. Nitekim Kur’ân’da şöyle buyuruluyor:
“Ey Peygamberin hanımları! siz, kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer (Allah’tan) korkuyorsanız, (yabancı erkeklere karşı) sözü çekicilikle söylemeyin ki, sonra kalbinde hastalık bulunan kimse tamah eder. Sözü maaruf (bilinen bir biçimde, hiçbir kuşkuya yol açmayacak) bir tarzda söyleyin.” [Ahzap/32]
Yani ey Peygamber’in hanımları, sizler şerafet ve fazilet açısından herkesten üstünsünüz, başkaları gibi değilsiniz; elbette muttaki ve Allah-u Teala’dan korkan kimselerden olmanız şartıyla.
Dolayısıyla Sevde emin, takvalı ve itaatkâr bir kadındı. Ama Aişe isyankar bir kadındı. Allah-u Teala ve Resulünün emrinin aksine Talha ve Zübeyr’e kanarak (veya Ali (a.s)’a olan şahsi kini sebebiyle) Basra’ya giderek büyük bir sahabi ve Hz. Ali (a.s)’ın Basra valisi olan Osman bin Huneyf’i yakalayıp işkence ettiler. Saçını, sakalını, kaşlarını yoldular, kırbaçlayarak Basra’dan dışarı attılar. Yüzden fazla suçsuz insanı katlettiler. Nitekim İbn-i Esir, Mesudi, Taberi ve İbn-i Ebi’l- Hadid bu olayı detaylıca yazmışlardır.
Aişe, Asker adında bir deveye binmiş, cahiliye devri savaşçıları gibi kaplan derisini giymiş ve zırha bürünmüş bir halde meydana çıkarak binlerce insanın kanının dökülmesine neden olmuştur.
Allah’tan habersiz şerefsiz insanların, kendi eşlerini evlerinde, tuttukları halde Resulullah (s.a.a)’in eşini o rezillikle insanların arasına çıkarmaları (ve bu kadının da bu duruma razı olması) Allah ve Resullünün emirlerine itaatsizlik değil midir?
Bu rivayetler sizin muteber kitaplarınızda yok mudur; o halde neden Şia’ya itiraz ediyorsunuz? Müminlerin kanını dökmek, Peygamber (s.a.a)’in ashabından olan Osman bin Huneyf’e işkence etmek, yüzden fazla hafız ve silahsız devlet memurlarını öldürmek, kırk kişiyi camide katletmek, bu savaşa sebep olan Aişe’nin boynunda değil midir?
Allame Mes’udi Müruc’uz- Zeheb, c. 2, s. 7’de şöyle yazıyor: “Yaraladıkları hariç yetmişten fazla insanı öldürdüler. Bu yetmiş kişiden ellisinin boynunu vurdular. Bu öldürülenler İslâm’da mazlumca öldürülen ilk kimselerdi.”
Bu acı olayın detaylarını İbn-i Cerir, İbn-i Esir ve diğer alim ve tarihçileriniz de nakletmişlerdir.
Ya bu rivayetleri muteber kitaplarınızdan çıkararak (nitekim kitapların yeni baskılarında tahrifler yapılmış ve sadece bazı konular çıkartılmıştır ) büyük alim ve tarihçilerinizi yalanlayın ya da en azından Şiilere itiraz edip onları eleştirmeyin. Zira Şiiler sadece sizin muteber kitaplarınızda yazılanları söylemektedir. Allah-u Teala’ya yemin olsun ki Şiiler suçsuzdur. Farkımız şudur: Sizler bu muteber kitaplarınızdaki rivayetleri yüzeysel olarak okuyorsunuz. “Bir şeyi sevmek insanı kör ve sağır eder.” kaidesi gereğince önemli tarihi olayları rivayetlerle tatbik etmiyorsunuz. Sürekli hüsn-ü zanda bulunarak gereksiz yere savunuyor, apaçık gerçeklere teveccüh etmiyorsunuz, etseniz de örtmeye kalkışıyor ve herkesin güleceği bir şekilde tevillere baş vuruyorsunuz.
Ama bilindiği gibi biz olaylara derince, tarafsızca ve insaflıca bakıyoruz. Her iki fırkanın kitaplarındaki rivayetleri olaylarla tatbik ediyor, apaçık gerçekleri keşfediyoruz. Tatbik ederken, herhangi bir yerde garazlı ve haksız olduğumuzu görürseniz, mantık üzere itiraz edin, kabul etmeyin. Buna ben de çok sevinirim.
Evvela; siz de kabul ediniz ki, bazı büyük sahabiler de hata etmiş ve aldanmıştır. Halbuki bilindiği gibi bunlar da Rıdvan ağacının altında biat edenlerdendi. Dolayısıyla sizin önceki gece rivayet ettiğiniz; “Ashabım yıldızlar gibidir; hangisine uyarsanız doğru yola hidayet olursunuz.” hadisi kendiliğinden batıl olmaktadır.
İkinci olarak; Aişe’nin tövbe etmesi sırf bir iddiadır. Aişe’nin kıyamı, savaşı ve katliamı bütün Müslümanlar nezdinde bellidir. Ama tövbe etmesi belli ve kesin değildir.
Kesin olan bir konu Aişe’nin zati gereği sakin olmadığı, çocukça hareket etmiş olduğu ve her bir davranışının tarihte bir fesada neden olduğudur. Sizin dediğiniz gibi eğer gerçekten tövbe edip pişman olmuş olsaydı, o zaman neden Peygamber (s.a.a)’in torunu İmam Hasan’ın cenazesi karşısında herkesi üzecek o davranışları sergilerdi ve yeni bir fesada sebep oldu.
Aişe sadece Peygamber (s.a.a)’i üzmek, incitmek, devesine binerek cahiliye kadınları gibi Peygamber (s.a.a)’in halifesiyle savaşmakla kalmıyordu. Yani o sadece yaşayanlara muhalif ve zıt değildi, ölüler için de aynı şeyi yapıyordu. Devesine binip Peygamber (s.a.a)’in torunu İmam Hasan’ın cenazesini teşyi eden kafilenin önünü keserek O’nun Peygamber (s.a.a)’in kabri yanına gömülmesine de engel olmuştur.
Yusuf Sibt bin Cevzi Tezkiret’u- Havass’il- Ümme s. 122’de, Allame Mesudi İsbat’ul- Vesiyye, s. 136’da, İbn-i Ebi’l- Hadid Nehc’ul- Belağa Şerhi c. 4, s. 18’de (Ebu’l- Ferec ve Yahya bin Hasan’dan naklen), Muhammed Havendşah Revzat’us- Safa, c. 2’de, Ahmed bin Muhammed bin Hanefi Tarih-u A’sam-i Kufi’nin tercümesinde, İbn-i Şahne Revzat’ul- Menazir’de, Ebu’l- Fida ve başkaları da kendi tarihlerinde şöyle nakletmişlerdir:
“Hz. Hasan’ın cenazesini getirdiklerinde Aişe bir katıra binerek Beni Ümeyye’den bir grup şahısla ve köleleriyle birlikte cenazenin önünü keserek İmam Hasan’ın Peygamber (s.a.a)’in kabrinin yanında defnedilmesine izin vermeyeceklerini söylediler.”
Mesudi’nin rivayetine göre İbn-i Abbas şöyle dedi: “Sana şaşıyorum ey Aişe! Halkın Cemel (Deve) günü demesi sana yetmiyor mu ki şimdi de Katır günü desinler! Bir gün deveye bir gün de katıra binerek Resulullah (s.a.a)’in hicabını yırttın (ihtiramını korumadın), Allah’ın nurunu söndürmek mi istiyorsun? Halbuki müşrikler istemese de Allah-u Teala nurunu tamamlayacaktır. Biz Allah içiniz O’na doğru dönücüleriz.”
Bazıları da ona şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: “Bir gün deveye bindin, bir gün de katıra; yaşayacak olursan bir gün de file bineceksin. (Yani Ebrehe gibi Allah’la savaşmaya kalkışacaksın.) Sana sekizde birin dokuzda biri düştüğü halde sen hepsine el koydun.” [Ölen bir adamın çocukları varsa karısına mirasından sekizde bir düşer. Peygamber (s. a.a)’in dokuz hanımı olduğu için de bu sekizde bir oranının, dokuza bölünmesi icab ederdi. Yani Aişe’nin hakkı Peygamber (s.a.a)’den kalan mirasın sekizde birinin dokuzda biriydi. Ama Aişe buna razı olmayarak hepsine el koydu.]
Haşimoğulları kılıç çekip onları defetmek isteyince İmam Hüseyin (a.s) engel olarak; “Kardeşim, cenazesinin arkasında bir hacamat boynuzu kadar bile kan dökülmemesini vasiyet etmiştir.” buyurdu. Bu yüzden cenazeyi geri götürüp Baki mezarlığında defnettiler.
Eğer Aişe gerçekten tövbe etmiş ve Hz. Ali’yle savaşmaktan pişman olmuştuysa, o zaman Hz. Ali (a.s)’ın şehadet haberini duyunca şükür secdesinde bulundu. Nitekim Ebu’l- Ferec İsfahani Mekatil’ut- Talibiyyin kitabında Hz. Ali (a.s)’ın biyografisinin sonunda şöyle yazmıştır: “Aişe Hz. Ali (a.s)’ın şehadet haberini duyunca şükür secdesi etti.”
Eğer Aişe gerçekten tövbe edip pişman olmuştuysa, neden böylesine sevinmiş bayram etmiştir. Nitekim İbn-i Cerir-i Taberi Tarih kitabında H. 40. Yıl olaylarını yazarken ve Ebu’l- Ferec İsfahani de mezkur kitabında şöyle yazmışlardır: “Bir köle Aişe’ye Hz. Ali’nin şehadet haberini verince Aişe şöyle dedi:
İçim rahat etti, fikrim rahatladı;
Misafirinin gelmesiyle rahat olup gözü aydınlanan kimse gibi.
Yani Aişe misafirini bekleyen birisi gibi sürekli böyle bir haberi bekliyordu. Misafiri gelenin gözü aydınlandığı gibi, Aişe de Hz. Ali (a.s)’ın şehadet haberini duyunca kalbi rahatlamış, huzura ermiştir. Bu haberi verene; “Onu kim öldürdü?” diye sordu. O da; “Murad oğulları kabilesinden Aburrahman bin Mülcem-i Muradi” dedi. Bunun üzerine de şöyle dedi: “Gerçi Ali benden uzaktır, ama bana ölüm haberini getiren kölenin yüzü toprak görmesin!!”
Orada bulunan Ümmü Seleme’nin kızı Zeyneb onun bu sözünü duyunca şöyle dedi: “Ali hakkında böylesine sevinmen, böyle sözler söylemen doğru mudur?” Aişe durumun kötüleştiğini görünce şöyle cevap verdi: “Farkında değildim, unutkanlıktan söyledim, bundan sonra böyle söyleyecek olursam bana hatırlatın da söylemeyeyim.”
Lütfen sevgi ve buğzunuzu bir kenara bırakın ve ibret alın. Tövbe etmiş olduğu gerçek değildir, son nefesine kadar O’na düşmanlık etmiştir, yoksa sevinmez ve şükür secdesi etmezdi.
Siz beyler bunları neye yorumluyorsunuz? Aişe diğerlerinden daha hafif akıllı ve hayatında daha huzursuz birisi değil miydi?
Şimdi aklıma gelen bir konu da şu ki; siz beyler, Şiiler Osman’ı, kendi alimlerinizin nakletmiş oldukları sözlerle eleştirdiklerinden dolayı onlara düşmanlık gözüyle bakıyorsunuz.
Eğer Osman’ı eleştirmek açısından da olsa, o zaman Aişe’ye iyimser olmamanız gerekir. Nitekim İbn-i Ebi’l- Hadid Nehc’ül- Belağa Şerhi c. 2 s. 77’de, Mes’udi Ahbar’uz- Zaman ve Evset kitaplarında, İbn-i Cevzi Tezkiret’u- Havass’il- Ümme s. 36’da, İbn-i Cerir, İbn-i Asakir, İbn-i Esir ve diğer tarihçi ve alimleriniz de şöyle yazmışlardır: “Aişe sürekli Osman’ı kınıyordu. Nitekim şöyle feryat ediyordu: “Öldürün bu Na’sel’i (ihtiyar ahmağı veya Yahudi Na’sel’e benzeyen bu şahısı). Allah-u Teala onu öldürsün, şüphesiz o kafir olmuştur.”
Ama bilindiği gibi Osman öldürülünce, Hz. Ali’ye olan kin ve düşmanlığı yüzünden şöyle dedi: “Osman mazlum olarak öldürüldü, vallahi onun kanını talep edeceğim, benimle kıyam edin!”
İbn-i Ebi’l- Hadid şöyle yazıyor: “Aişe Osman’a karşı en şiddetli olan kimseydi; hatta Resulullah (s.a.a)’in elbiselerinden birini çıkarıp evine asmış, gelenlere şöyle diyordu: “Bu Resulullah (s.a.a)’in elbisesidir, hala eskimemiş, ama Osman O’nun sünnetini eskitti.”
Yine İbn-i Ebi’l- Hadid şöyle diyor: “Mekke’de Osman’ın ölüm haberini duyan Aişe şöyle dedi: “Yaptıklarından dolayı Allah onu kendi rahmetinden uzak kılsın. Allah-u Teala kullarına zulmedici değildir.” (Yani Allah onu amelinden dolayı cezalandırmıştır.)
Aişe’nin Osman’a söylediği bu tür sözlerden asla rahatsız olmuyorsunuz, ama zavallı Şiilerden duyunca hemen tekfir ediyor, ölümlerine hükmediyorsunuz.
O halde bakışlar temiz olmalıdır, eğer kötümserlik olursa her türlü ayıp bulunabilir. Kesin olan şu ki Aişe, Emir’ul- Muminin Ali’ye karşı kin ve düşmanlık güdüyordu. Müslümanların Hz. Ali (a.s)’a biat ettiğini duyunca şöyle dedi: “Eğer Osman mazlumca öldürüldüğü halde Ali’nin hilafeti kamil olursa, göklerin yere inmesini (dünyanın yok olmasını) isterim.”
Acaba bu tür farklı ve çelişkili sözler Aişe’nin tutarsızlığını göstermiyor mu?
Doğrudur ki, Allah-u Teala af ve rahmet söz konusu olunca merhamet edenlerin en merhametlisidir. Ama ceza söz konusu olunca da cezalandıranların en şiddetlisidir!
Ayrıca bilmek icap eder ki Aişe son nefesine kadar da bu olayların çıkmasına sebep olduğunu itiraf etmiştir. Bu yüzden büyük alimlerinizin de rivayet ettiğine göre şöyle vasiyette bulunmuştur: “Beni Peygamber (s.a.a)’in yanına defnetmeyin; zira O’ndan sonra neler yaptığımı çok iyi biliyorum.”
Nitekim Hakim Müstedrek’te, İbn-i Kuteybe Mearif’te, Muham-med bin Yusuf Zerendi Siret’un- Nebi’de, İbn-i Beyyi’ Nişaburi ve diğerleri de kendi kitaplarında şöyle nakl etmişlerdir:
“Aişe Abdullah bin Zubeyr’e şöyle vasiyet etmiştir: “Beni Baki mezarlığında bacılarımın yanına gömün; zira ben Peygamber (s.a.a)’den sonra birçok olaylara neden oldum.”
Ama sizin; “Aişe unutkan idi, Hz. Ali (a.s)’ın faziletini bildiren rivayetleri Basra’da hatırladı ve Peygamber (s.a.a)’in kendisini bu işlerden sakındırdığını unutmuştu” şeklindeki sözünüze gelince; bu konuda yanıldınız. Lütfen büyük alimlerinizin muteber kitaplarına bakın ve yanlışlığınızı anlayın; özellikle de apaçık gerçekleri anlamak için İbn-i Ebi’l- Hadid’in Nehc’ul- Belağa Şerhi’nin 2. cildinin 77. sayfasını iyice bir mütalaa edin. Şimdi meselenin aydınlığa kavuşması için o kitabın bazı bölümlerine işaret ediyorum.
İbn-i Ebi’l- Hadid, Ebi Mihnef Lut bin Yahya Ezdi’nin tarihinden şöyle rivayet etmektedir: “O zaman Ümmü Seleme de Hacc için Mekke’ye gitmişti. Aişe’nin Osman’ın kanını talep ederek Basra’ya doğru gitmek istediğini duyunca çok üzüldü. Meclislerde Hz. Ali (a.s)’ın faziletlerini rivayet ediyordu. Aişe Ümmü Seleme’nin yanına giderek onu da kandırıp kendisiyle Basra’ya götürmek istedi. Ümmü Seleme ona şöyle dedi:
“Daha düne kadar Osman’a sövüyordun, onu kınıyordun, Ona “Na’sel” (ihtiyar ahmak) diyordun; şimdi de onun kanı bahanesiyle Ali’nin karşısında kıyam mı ediyorsun; Ali’ (a.s)’ın onca faziletlerini unuttun mu? Eğer unuttuysan sana hatırlatayım. Hatırla o günü ki ben Hz. Peygamber’le birlikte senin odana geldik, o arada Ali de içeri girdi, Peygamber’e yavaştan bir şeyler beyan ediyordu, biraz uzun sürünce sen Ali’ye saldırmak istedin, ben seni bu işten sakındırdım, ama sen dinlemedin, nihayet Ali’ye saldırarak şöyle dedin: “Dokuz günde bir benim sıramdır, şimdi de gelip Peygamber’i meşgul mu ediyorsun?!” Peygamber (s.a.a) rahatsız olduğundan yüzü kızardığı halde öfkeyle; “Geriye dön; Allah’a and olsun ki Ehl-i Beytim’den ve diğerlerinden hiç kimse imandan çıkmadıkça Ali’ye buğz etmez.” diye buyurdular. Sen de bunun üzerine dediğinden pişman olarak geriye döndün.”
Aişe: “Evet, hatırlıyorum.” dedi.
Ümmü Seleme sözünün devamında şöyle dedi: “Ayrıca o günü hatırla ki sen Peygamber (s.a.a)’in mübarek başını yıkıyordun, ben de yemek yapıyordum. Peygamber (s.a.a) mübarek başını kaldırarak şöyle buyurdu:
“Sizden hanginiz günahkar deve sahibisiniz ki Hav’eb köpekleri ona havlayacak ve sırat köprüsünde yüz üstü düşecektir?”
Ben yemekten elimi çekerek Peygamber (s.a.a)’e şöyle arz ettim: “Ya Resulullah! Bu işten Allah’a ve Resulüne sığınırım.”
O zaman elini senin sırtına vurarak şöyle buyurdu: “Sakın o kimse sen olmayasın!”
Aişe: “Evet hatırlıyorum.” dedi.
Ümmü Seleme devam ederek şöyle dedi: “ Hatırla o günü ki seferlerin birinde ikimiz de Peygamber (s.a.a)’le birlikteydik. Bir gün Ali Peygamber (s.a.a)’in ayakkabısını dikiyordu, biz de bir gölgede oturmuştuk. Bu esnada baban Ebu Bekir Ömer’le birlikte gelmek için izin istediler, biz de perdenin arkasına geçtik, biraz konuştuktan sonra şöyle dediler: “Ya Resulullah! Biz seninle birlikte olmanın kıymetini bilmiyoruz; bize halifeni tanıtmanı ve senden sonra sığınmamız gereken kimsenin kim olduğunu söylemeni rica ediyoruz.”
Peygamber (s.a.a) Ebu Bekir ve Ömer’e cevaben; “Ben halifemin mekanını görüyorum (onun makamını iyi tanıyorum). Ama (şimdiden) onu tanıtacak olursam, İsrail oğullarının Harun’un etrafından dağıldığı gibi siz de onun etrafından dağılırsınız.” diye buyurdular. Onlar da sustular ve oradan ayrıldılar.
Onlar gittikten sonra biz dışarı çıktık. Ben şöyle arz ettim: “Ya Resulullah! Kim onlara halife olacaktır?” Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdular: “Ayakkabımı diken şahıs.” Peygamber (s.a.a)’in yanından ayrılıp etrafa baktığımızda Ali’den başka kimseyi görmedik; geri dönerek Peygamber (s.a.a)e; “Ya Resulullah! Ali’den başka kimseyi görmedik.” dedik. Peygamber (s.a.a) de şöyle buyurdular: “İşte O (Ali) benim halifemdir.”
Aişe: “Evet hatırlıyorum.” dedi.
Ümmü Seleme: “O halde bütün bu hadisleri bilmene rağmen nereye gidiyorsun?” dedi.
Aişe: “İnsanların arasını bulmak için gidiyorum.” dedi.
O halde beyler kabul edin ki Aişe kandırılmamıştır, bilerek kıyam etmiş, fitne çıkarmıştır. Ümmü Seleme ona Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in hadislerini hatırlatmıştır. Ama bilindiği gibi o buna rağmen uyanmamıştır. Hz. Ali (a.s)’ın apaçık gerçek makamını itiraf etmiş olduğu halde Basra’ya doğru yola düşmüş, birçok Müslümanın kanının dökülmesine sebep olan birçok fitneyi yaratmıştır. Özellikle de “Ayakkabı dikme” hadisi, Hz. Ali (a.s)’ın imamet ve hilafetini ispat eden en büyük delildir. Ümmü Seleme, kendisinden sonra halifenin kim olduğunu sorunca Peygamber (s.a.a); “Ayakkabımı diken benim halifemdir” buyurdu ve o halde Peygamber (s.a.a)’in ayakkabısını Ali’den başkası dikmiyordu.
Şii Müslümanların tek günahı hiçbir adetin etkisinde kalmaması ve uzak görüşlülük esasınca 14 asırlık önemli gerçeklere bakmalarıdır. Onlar hiçbir sevgi ve buğza kapılmadan Kur’ân ayetlerinden ve iki fırkanın muteber kitaplarında yer alan hadislerinden istifade etmekte ve hak üzere hüküm vermekteler.
Bu yüzden Hz. Ali (a.s)’ın hilafetinin büyük oyunlar ve hilelerle dördüncü mertebeye atıldığına ve hakkının gasp edildiğine inanmaktadırlar. Ama bilindiği gibi bu durum O’nun faziletlerini ve hakkındaki nasları ortadan kaldıramamış ve kaldıramayacaktır.
Biz de inanıyor ve itiraf ediyoruz ki Ebu Bekir Sakife’de, Ali, Haşimoğulları, sahabenin büyükleri bulunmaksızın ve Ensar’dan Hazrec Kabilesinin muhalefetine rağmen halife olarak adlandırılmış, ondan sonra da ferdi bir diktatörlükle Ömer ve Ömer’in şurasıyla da Osman hilafet kürsüsünde oturmuşlardır. Elbette şu farkla ki onlar kendilerini seçen ve hilafet halkasını boynuna asan bir grubun halifesiydi. Ama bilindiği gibi Hz. Ali (a.s), Allah-u Teala ve Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in tarafından seçilen bir halifeydi.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://hira.yetkinforum.net
 
Ümmül-mu`minin Aişe`nin hal ve tavırlarında görünmeyen taraflar!
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
HİRA.forumotion.com :: TARİH :: İSLAM TARİHİ-
Buraya geçin: